Şiir

Rıza Tevfik Bölükbaşı Şiirleri

Rıza Tevfik Bölükbaşı Şiirlerini Sizin İçin Derledik. Keyifli Okumalar...

Rıza Tevfik Bölükbaşı Şiirleri, Rıza Tevfik Bölükbaşı Eserleri

 

Uçun Kuşlar

Uçun kuşlar uçun doğduğum yere;
Şimdi dağlarında mor sünbül vardır.
Ormanlar koynunda bir serin dere,
Dikenler içinde sarı gül vardır.

O çay ağır akar, yorgun mu bilmem?
Mehtabı hasta mı, solgun mu bilmem?
Yaslı gelin gibi mahzun mu bilmem?
Yüce dağ başında siyah tül vardır.

Orda geçti benim güzel günlerim;
O demleri anıp bugün inlerim.
Destan-ı ömrümü okur dinlerim,
İçimde oralı bir bülbül vardır.

Uçun kuşlar, uçun burda vefa yok;
Öyle akar sular, öyle hava yok;
Feryadıma karşı aks-i seda yok;
Bu yangın yerinde soğuk kül vardır.

Hey Rıza, kederin başından aşkın,
Bitip tükenmiyor elem-i aşkın,
Sende -derya gibi- daima taşkın,
Daima çalkanır bir gönül vardır.

                                     Rıza Tevfik Bölükbaşı

 

Aşk İle Eğlenen Bir İşvebaz

Güzelim afetsin lakin ben sana
Divane olsam da aşık olmazdım.
Pek açık söylersem darılma bana
Aşık olsam bile sadık olmazdım.

Sen gibi şahbazlar semiz kaz arar.
Bilirim çok alık aşıkların var.
Ben bu koleksiyona girssem de naçar
Onların birine faik olmzadım.

Ben de senin gibi çapkınım biraz
İki cambaz aynı ipte oynamaz
Beni sevsen bile sen ey işvebaz
Ben o muhabbete layık olmazdım.

                                     Rıza Tevfik Bölükbaşı

 

Göz Aşinalığı

İsmini bilmezdim fakat tanırdım,
Ne yosma bir çiçek takışı vardı.
Kızıl saçlarını ateş sanırdım,
Güneş nuru gibi yakışı vardı.

Öyledir, gün, şafak söktüğü zaman,
-Göllere gölgeler çöktüğü zaman-.
Saçını çözüp de döktüğü zaman,
Dalga dalga düşüp akışı vardı.

Hüsnünde bir eda var ki asıydı,
Beni harab eden o edasıydı,
Sevdalı gönlümün aşinasıydı,
Yüzüme bir şirin bakışı vardı.

                                     Rıza Tevfik Bölükbaşı

Harab Mabed

Vardım eşiğine yüzümü sürdüm,
Etrafını bütün dikenler almış.
Ulu mihrabında yazılar gördüm,
Kimbilir ne mutlu zamandan kalmış!

Batan güneşlerin ölgün nigahı
Karartıp bırakmış o kıblegahı
Mazlum bir ümmetin baht-ı siyahı
Viran kubbesinde gölgeler salmış.

                                     Rıza Tevfik Bölükbaşı

Hummayi Aşk

Hastayım, yalnızın, seni yanımda
Sanıp da bahtiyâr ölmek isterim.
Mahmûr ı hulyâyım; câm ı lebinden
Kanıp da bahtiyâr ölmek isterim.

Bir olmaz emelin düştüm peşine
Vuruldum hüsnünün şen güneşine
Elâ gözlerinin aşk ateşine
Yanıp da bahtiyâr ölmek isterim.

Tâliin kahrı var her hevesimde,
Boğulmuş figanlar titrer sesimde,
O nazlı ismini son nefesimde
Anıp da bahtiyâr ölmek isterim.

                                     Rıza Tevfik Bölükbaşı

Koca Hasan Dayı

Issız dağlar, gür ormanlar, akar sular geçerek
Rumeli’nin bir yanını baştan başa dolaştım.
Yaz günüydü, uzaklardan mezarlığı seçerek
Sabah vakti çukurda bir viran köye ulaştım.

Sisli bir dağ eteğinde isli birkaç evceğiz,
Bir ormanın gölgesinde dalgın dalgın uyurdu.
Çerden çöpden çatılmış bir viraneydi köyceğiz,
Gece dağdan kurtlar iner, dolanırdı o yurdu.

Lakin bilmem ne hikmettir! O kırlarda, bağlarda
Bir perişan güzellik var, sevdasına doyulmaz.
Sular çağlar, rüzgar ağlar gece gündüz dağlarda;
Irmaklarda iniltidien başka bir şey duyulmaz.

Kestanelik gölgesinde hayal gibi yürürsün,
Bülbül şakır her ağacın, bir nazenin dalında.
Tarlalarda gülümseyen çiçeklerin alında
Ela gözlü gelinlerin gül benzini görürsün.

İğri büğrü geçitlerden, kumsal dere yanından
Dalgın dalgın geçiyorken, gözü kalır insanın.
Laleleri al al olmuş vahşi kara ormanın;
Kudret eli kalem çalmış şehidlerin kanından.

Akşam üstü o dağlara sanki bir yas bürünür:
Duman alır yükseklerde ıssız kaya başını.
Her gelincik uzaklardan bir damla kan görünür,
Gaza yeri zannedersin toprağını taşını.

Gölge yürür, köyü okşar, ufku sarar gizlice;
Tepelerden yalçın taşlar akan suya ses verir.
Karanlıklar inci serper çayırlara her gece,
Sabah olur, -peri gibi- gün yüzünü gösterir.

Bir düş görür gibi geçtim o kimsesiz yerlerden,
Harmanlara çıkar bir yol buldum, köye yanaştım.
Yalnız değil, çoktan beri ben gönlümle yoldaştım.
Ne düşündüm, bilmem niçin garibsedim seferden?

Dört ağzına gelmiştim, mescide pek yakındım
Azıcık durdum, doğruldum, etrafıma bakındım;
Bir şey gördüm, asırlardan kalma ulu bir çınar,
Altında yeşil sarıklı, bembeyaz bir ihtiyar.

Çeşme başında ağaca yaslanmış bir emirdi.
Kaygısız ve duygusuzdu dünyüyü boş bakışı.
Efsaneler naklederdi insana loş bakışı.
Yaşlı gürbüz bir yörükdü, paslanmış bir demirdi.

Hiç akranı kalmamıştı; köyde varsa bir eşi,
Gölgesinde dinlendiği koca, yüce çınardı.
Bir neş’eli çocuk gibi doğan sabah güneşi,
Temiz, beyaz sakalını öper, sever, okşardı.

Bu çehreye şen güneşin kahkahası vururdu,
Lakin koca karlı dağda artık çiçek açmazdı.
Bir devrilmiş kütük gibi kımıldamaz dururdu,
Bu zararsız ihtiyardan kuşlar bile kaçmazdı.

Yavaş yavaş ilerledim, küçük bir hendek aştım,
Üç adım sonra, sessizce ihtiyara yanaştım.
Selam verdim, selam aldı, tütün verdim sevindi.
Bir müslüman olduğumdan tamamıyle emindi.

Bir kav çaktık, çubuk yaktık, biraz duman savurduk.
Gölgelikte hoşbeş ettik, biraz yalan savurduk.
Aramızda söz uzadı, laftan lafa aşarak,
‘Nerelisin? ‘ diye sordu, ‘İstanbul’lu dedimdi.

‘-Sultan Mahmut sağ mı? ‘ dedi, sonra birden coşarak;
‘Tam beş yıl askerlik ettim, ekmeğini yedimdi.
‘Hey devletli koca sultan, hey celalli arslan, hey!
‘Bir kır ata biner gelir, gelen şahin sanırdın.

‘Bin yiğidin arasında, bir görüşte tanırdın.
‘Ak sakallı vezirleri karşısında titrerdi,
‘Ardı sıra derya gibi kullar yürür giderdi.
‘Fermanına yedi kıral baş eğermiş derlerdi.

‘Evliya kuvveti vardı, ona ermiş derlerdi.
‘Biz ne mutlu günler gördük, dehey gidi devran hey!
‘Delikanlıydım o zaman, kapısında çavuştum,
‘Beş sene hizmetten sonra geldim köye kavuştum.

‘Bir daha çıkmadım artık. Tarla takım edindim,
‘Elli sene şu toprakla güreş ettim, didindim.
‘Çocuklar askere gitti, biri geri gelmedi,
‘Hiç birinin bugüne dek bir haberi gelmedi.

‘Sonra kadın öldü. Çoktan kimsesizim, yoksulum;
‘İhtiyarlık pençesinde zebun kalmış bir kulum.’
Bu sözleri o söylerken ben dikkatle dinledim,
Can evimde acı duydum, için için inledim.

Bu adamın sergüzeşti bana hayli dokundu.
Dertli gönlümde mazinin ezanları okundu.
Sakin sakin ağlamışım, baktım gözüm yaşarmış,
Zavallı, kimsesi yokmuş, yapayalnız yaşarmış.

Ben de merak edip sordum hayatını, yaşını.
Biraz daha kurcaladım canlı mezar taşını.
‘-Bu köyde doğmuşum, dedi, çoluk çocuk kalmadı,
‘Seksenbeşlik varım belki, bak şu yaşta öksüzüm.

‘Gözde fer yok, dizde derman, canda soluk kalmadı,
‘Baykuş gibi şu kovukta geçer gecem, gündüzüm.
‘Ben de halimce gün gördüm, sorma inceden ince,
‘Bana Koca Hasan derler; Hasan Dayı deyince,

‘Yedi köyden karı kızan hep tanırlar bilirler,
‘Beni görmek için harman vakti bazı gelirler.’
Dedim: ‘Baba, İstanbul’a döneceğim, sen de gel.
‘Evlat gibi heoş tutarım, misafir ol bende, gel.

‘Bizde sana canla başla hizmet edip bakarlar,
‘Yazın taze süt bulurlar, kışın ateş yakarlar.
‘Dinlenirsin biraz belki…’ İhtiyarın yüzüne
Ateş bastı, bir kıvılcım düştü solgun yüzüne.

Dedi: ‘-Oğlum, bu dünyüda artık nedir umudum?
‘Allah senden hoşnud olsun, ben köyümden hoşnudum.
‘Gönlüm, gözüm bu yerlerde ne şenlikler görmüştür.
‘Hepsi yalan. Geldi, geçti fani dünya bir düştür.

‘Gelen gitti, konan göçtü, kervan geçti, ben kaldım,
‘Yalnızlıktan dilsiz oldum, ıssızlıktan bunaldım.
‘Şimden sonra nerde olsam benim için mezardır,
‘Nerde ölüm pençesinden kurtulacak yer vardır?

‘Bak ben artık bir sararmış, bir kurumuş yaprağım,
‘Rüzgar beni savurursa burasıdır toprağım.
‘Burda rahat ölmek için ölenlere ağladım,
‘Niçin candan ayrı düştüm, kara yazma bağladım.

‘Arslan gibi üç oğlumu kurban ettim uğrunda,
‘Çifti sattım, evi, barkı viran ettim uğrunda.

‘Altmış sene oldu belki, ben bu köyden çıkmadım,
‘Ormanından, deresinden, kuşlarından bıkmadım.
‘Oğul, arzum budur benim: Burda ölmek isterim!
Yad ellerde neylerim? …’

                                                       Rıza Tevfik Bölükbaşı

Sorma Hocam

Bana sual sorma, cevap müşküldür,
Her sırrı ben sana açamam hocam.
Hakkın hazinesi darı değildir,
Cami avlusunda saçamam hocam.

Kayd-i âhiretle düşmem mihnete,
Ben burda memurum şimdi hizmete,
Hayvan otlatırken gidip cennete,
Sana hülle donu biçemem hocam.

Miracı anlatma, eşek değilim,
Bildiğin kadar da melek değilim,
Günahkâr insanım, ördek değilim,
Bu ağır gövdeyle uçamam hocam.

Halka korku verme velvele salıp,
Dünya ve âhiret bu köhne kalıp,
Ben softa değilim cübbemi alıp,
İmaret imaret göçemem hocam.

Ölümden ürker mi tez ölen kimse?
Çoktan mazhar oldum ben hak nefese,
Bu demi sürerken ecel gelirse,
İşimi bırakıp kaçamam hocam.

Şarabı men etme, o değil hüner,
Aşıkım bâdesiz pek başım döner,
Gönlümde muhabbet ateşi söner,
Özrüm var, sade su içemem hocam.

Nâr-ı cehennemi önüme serme,
Günahımı döküp kaygular verme,
Kitapta yerini bana gösterme,
Ben pek o yazıyı seçemem hocam.

Feylesof Rıza’yım dinsiz anlama,
Dini ben öğrettim kendi babama,
Her ipte oynadım cambazım amma,
Sırat köprüsünü geçemem hocam.

                                                          Rıza Tevfik Bölükbaşı
Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı